Öyle özel biri değilim ben, orası kesin. Sıradan fikirlere sahip, sıradan bir adamım ve sıradan bir yaşam sürdüm. Bana ithaf edilmiş bir anıt falan yok ortada ve yakın zamanda ismim de hafızalardan silinecek ama yine de tüm ruhum ve kalbimle sevdim bir başkasını ve bu kadarı benim için her zaman yeterliydi...
eren akgül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eren akgül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Nisan 2018 Çarşamba
ve ben
Gitmek diye bir şey var insanların ağzında. Gidilen bir yer var hatta... Giden bir kişi. Oysa bu arkadan bakan, kalan adı her neyse kişisinin kendi yorumundan başka bir şey değildir esasında. Giden diye görülen kendi hayatında bir yere gelmek üzre yoldadır, bir başkasına geliyordur, bir başka umuda yahut. Belki de seninle hiç olmamış da olabilir. Yani gidecek kadar seninle kalmamış bile olabilir. Belki de bu yüzden giden sanılan kişinin arkasından bir telefon edilir ve sorulur.
Vardın mı? Var-dın-mı? Var mıydın?
eren akgül
03:02
Kulağımda büyük bir uğultuyla uyandım. Sokağın başında mıydım, yoksa sonunda mı? Buraya kendim mi geldim, düştüm mü, koştum mu, koşabiliyor muydum? Hiçbir şey düşünemediğimi anımsıyorum ya da aynı anda birçok şeyi mi düşünmüştüm. Çöktüm mü eski bir bilgisayar beyni gibi hatırlamıyorum. Toz bulutunun ortasında çıtırtı bile duymadan asfaltın ortasında öylece dururken buldum kendimi. Burası nereydi? Burada ne yapıyordum?
Tarifsiz diye bir kelime duydunuz mu? Gerçekten duydunuz mu? Peki dakikalar sonra anladığınız şeyi milyon kere reddetmek için başınızı yerlere vurasınız geldi mi? Bunun dışında hiçbir şeyin elinizden gelmediğini hayal edebiliyor musunuz? Hayır edemiyorsunuz. Her şeyi bir anda an, an keskin bir bıçak gibi zihninize girip girip çıkmasından bahsediyorum.
Saat 03:38 bir anda bilinçsizce koşmaya başladığımı hatırlıyorum. Bedenimin vücuduma ağır geldiğini hatırlıyorum mesela. Ama bugün biliyorum ki tüm sokağın tozunun üstüme sinmiş olmasıydı bu belkide. Annemin, abimin, babamın, Ahmet Beylerin. 7 numaradaki öğrenci kızların, Vahide teyzenin, yere tüküren sinir bozucu kel adamın, çocukluk arkadaşım; Seko'nun... Bir moloz yığının önüne çöküp ne yaptığımı bilmeden bilmem kaç dakika hiçbir şeye yaramadığını görerek, bilerek, çok çok iyi anlayarak ellerimle kazıdığımı hatırlıyorum. Daha sonra öğrendim beni, bu sokakları, umutları ve sayamadığım birçok şeyi yok eden olay 45 saniye sürmüştü. Bir varmış, bir yokmuş diye büyüdüğümüz masallar gibi. Devletin geç, yetersiz ve bilinçsiz yardımı bana ulaştığında ilk sorduğu soru ise 18 senedir aklımdan hiç çıkmadı, çıkmayacak. "iyi misin?"
İyi miyim? Yaşıyor muyum? İyi olmalı mıyım? Yaşamalı mıyım? Siz iyi misiniz? Nasılsınız? Yaşıyor musunuz? Hatırlıyor musunuz? İletişim sistemlerinin çöküşünü hatırlıyor musunuz? Kızılay'ın 1. dünya savaşından kalma konservelerini hatırlıyor musunuz? Bedenleri kireç torbalarıyla ölüm çukurlarına dozer kepçelerinde döküşlerini hatırlıyor musunuz? Binalara onay veren orospu çocuklarını, o binaları yapan orospu çocuklarını ve bunların hiçbirini denetleyemeyen diğer orospu çocuklarını hatırlıyor musunuz? Zonguldak'dan yağma için minübüs tutup istanbula gelen insancıkları hatırlıyor musunuz. Cesetlerin parmak, kollarını yüzük bilezik için kesenleri? Sahipsiz kalan çocukları kaçıran organ mafyalarını? Çadır kentleri soyan hırsızları? Hadi bunların üstünden 18 yıl geçti. Bir yaşayanlar kaldı geriye. Peki ya şimdi?
İyi misiniz? Yaşıyor musunuz? Nasılsınız? Hepsinden önce, hatırlıyor musunuz? Münevver Karabulut'u mesela. Hayallerini, ailesini... Acaba şimdi ne yapıyorlar? Özgecan Aslan yahut. Çok mu geçti üzerinden. Çok mu çok meşgulüz.Galiba. İstismar edilen yatılı çocuklarımız? Herbiri bir diğerinden iğrenç tecavüzlerimiz? Kravatlı hırsızlarımız? Faili meçhul cinayetlerimiz? Fetö kurbanı aydın, yazar, asker, vatandaşlarımız? Sayamadığım, saymaktan utanacağım bir çok yıkım. Oturduğumuz yerden savurduğumuz ön yargılı, empati yoksunu yorumlarımız ve bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı tavırlarımız. 45 saniyede koca bir şehir ayaklarınız altında yok olabilir. 45 saniyede tüm yaşantınızı ceketinizin üstünde bir avuç toz birikintisi gibi farkında bile olmadan kendi ellerinizle silkeleyebilirsiniz. Canından can gider, yarın aynı herkesin ve senin de şuan yaptığın gibi bir dedikodu arası mimiksiz bir cümleyle adın geçer gider. Unutulursun. Hükümetler değişir, Kızılay'a yeni bir isim atanır. Dolmuşçu değişir, 3 gün herkes kızını arabayla okula bırakır 4. gün üşenir. Fetö gider Metö gelir. Gölcük yeniden inşa edilir, Van yıkılır. Hapistekiler çıkarılır, karşı takım içeri alınır. Unutulur.
45 Saniyede altüst olur hayatlar. Unutulur. Bir tek senin hatırlayabileceğin ve hergün her lanet gün kafanı taşlara vurduğun yaşadığına en lanet ettiğin anda bir dostun gelir. "İyi misin?" der. Olur biter. Hep öyle olur sen öyle olduğun için, ben öyle olduğum için.
eren akgül
2 Nisan 2018 Pazartesi
maymun kral
eren akgül
Etiketler:
ateş,
çarşaf,
eren akgül,
hira,
kadın,
maymun kral,
müzik,
şarap
5 Aralık 2017 Salı
voldemort
Sus dedim. Anlatacağım. Belki de en çok sana anlatacağım. Sabahlara dek, geceler boyu. Ama şimdi değil. Anlayacağından değil tabii ki. Dinleyeceğinden de değil elbette. Ama anlatacaktım. İnsanın yaşlanmayla ilgili tek problemi nedir aslında? Yüzünde ki kırışıklıklar mı ağaran saçlar, yavaşlayan refleksler mi yoksa ve dahası? Bence problem olan herşeyi bilmeye başlaması yavaş yavaş. Neler olacağını, neler söyleneceğini. Bu sanki çok heycanlı bir filmi yarısında durdurup ben bunu izlemiştim demek gibi.. Bende bu sebeple sus dedim. Anlatacağım. Önce filmini izle, mısırına dokunmadın bak hala, biran ha ılıdı ha ılıycak. Sesi bir tık upla arkana yaslan ve izlemeye devam et.
....
Etmedi, anlamadı.
the end
eren akgül
21 Mayıs 2017 Pazar
-Tsuru no Sugomori−
"Bazılarının yüreğe iyi gelen bir yanı vardı,armağan gibiydiler.."
Daha ne kadar kan kaybedebilceğini bilmediği akşamlar vardır insanın. Uyumak için yenik düşmesi gereken uzun günler ... Issız bir adaya düştükten sonra yanına almadığı 3 şey için pişmanlık duyulan gün batımları.
Nereden başlayacağımı bilmemekle beraber, güzel bir günden bahsetmek için zihnimi sorguluyorum. Muhtemelen kimsenin sikinde olmayan ama ne hikmetse birkaç kendini bilmez japonun çok seksi bulduğu bir dağ hatırlıyorum. Boynu zeminle 70 derece açı yapacak şekilde yürüyen bir kız çocuğu bir de... Her adımda bir duble daha kadın olan, bir kız çocuğu. Sadece baktığımı hatırlıyorum, zannediyorum. Gittiğini değil, geldiğini varsayıyorum. Her hareketini anlamlandırıyorum, biraz süt ekliyorum, azıcık tarçın ufalıyorum. Çocuklarının ilk adımlarını izleyen ebeveynler kadar gülümseme yayılıyor suratıma, azıcık da marmelat.
Kar topu oynuyorum çocukluğumla. Soğuktan hasta olursun diyecek bir annem yok, ya da akşam ezanını kaçırdığım için kızacak bir babam. Şairliğe terfi ediyor biraz içiyorum hatta. Herkese ondan bahseder buluyorum kendimi.Bunu bir meyveye benzetecek olsam kesinlikle"güneş" olurdu. Bir yılbaşında sarhoş olmayı umuyorum, Bunu Dali'ye çizdiriyorum, tablonun adı "en sarhoşluğum". Sabah uyandığımda yok olacak bir tablo. Sürekli konuşuyorum bir de o zamanlar. Dağarcıklarımı ceplerine dolduruyorum. Belki akşamdan az sonra, geceden çok daha önce açılıyorum hayatımın en anlamlı serüvenine. Sonra Orhan Pamuğun 6 yıl çalışıp, kitabına neden şöyle bir cümleyle başladığını anlar gibi oluyorum. " Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum".
Gözlerini benden kaçıran bir kız çocuğuna, birini sevmek için o kişiye ihtiyacımızın olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Anlamış gibi yapıyor. Bir doktorun "3 günlük ömrün kaldı" klişesini yaparken yaşadığı sıkıntıyı bedenime zerk ediyorum. Bunu yaparken nöbetinin bitmek üzere olan bir hemşire kadar gergin ve stresli olduğumu hatırlıyorum.
Derken karamsarlıkların üstüne bir güneş doğuyor. Heyecandan 2 sigara içtiğimi hatırlıyorum. Hayatımda ilk defa bir otobüs muavinine sevgiyle baktığımı anımsıyorum. Büyük ihtimalle bahar geliyor, zaten aylardan da ocak. Başka ne olabilir ki?
Uludağın eteklerinde bir kız öpüyorum daha sonra. Tadı gökyüzü gibi belki çok azıcıkta bulut üstüne. Tercihen bembeyaz. Yağmurlu bir akşam sonra, eski bir plak gibi. Arasıra takılan ama sesi çok derinden, çok net. Annesini arıyor elleri avuçlarımda. Yangında ilk kurtarılacaklar listeme ekliyorum.
Tüm bunlardan bahsetmek biraz şey gibi. " Otopsi". Ne kadar soğuk bir kelime oysa. Bir ton hatıra, birkaç resim. Sırayla gelip toprak atıyor en yakın arkadaşlar. Buna dertleşmek diyoruz. Daha çok yalnız kaldığımızda galiba...
Neyse ne diyordum. Lara' da genç bir kızla buluşuyorum yine. Olabildiğince yaramaz, bir o kadar gece çökmüş saçlarına. Hiç tanımadığımız bir çiftin az ilerisinde düşüncesizce sevişirken yakalıyorum hatırayı. Bir mezarın kenarında alıyoruz soluğu, muhtemelen ben şımarıyorum, o ise hayatının en güzel pozunu veriyor. Bunu bir kayaya kazıyorum. Bir carettanın ayak ucunda eteğini sıyırıyorum. Ay biraz kızarıyor, o hiç utanmıyor. Bunu Dali'ye anlatmıyorum. Bir sigara paketini mıncıklayıp, Ateş soruyorum.
Dünyanın en karanlık yolunda sarhoş koşuyoruz sonra. Bir çocuğun 2. yürüme anı gibi sendeliyoruz bir o kadar da mutlu. Bunu ona hiç söylemiyorum.
Anlatacak o kadar şey var ki aslında. Bir kızgınlık duygusu giriyor aniden. Sol omzumdan tüm vücuduma yayılıyor. Goethe'yi hatırlıyorum böyle zamanlarda. Faust'u... "neden ki bu amaçsız yaratılış, yok olcaksa bir gün her yaratılmış?" Kızgınlığım iyice artıyor, yalnızlığı göt cebimden çıkarıp masanın üstüne koyuyorum.
Odaya yayılıyor tüm kokusu. içime çekiyorum.Gözlerimi kapatır kapatmaz, gidişin geliyor aklıma. Ayak izinin az ilerisinde bir sigara yakıyorum. Uğurlayamıyorum. Bir başkasından rica ediyorum. Her gidişin arkasından el sallamak gibi bir rahatsızlığı var insanoğlunun. Hatıraları en çok da gülüşleri ovalayarak çıkarmak ister gibi zamandan, bir sağa bir sola giden eller. Kirlenmiş avuç içleri...
Burukluğu anlatacak kadar alim olamadım. Ama yaşayacak kadar büyüdüm galiba. Yine de bu gidişin gerçekten bir yokoluş olacağını varsayamadım. Bunu ön görebilmiş olsaydım, onu asla bırakmazdım. Ve kesinlikle can kenarı bir bilet almazdım, eminim.
Şimdi yine gidecek diyorlar. Göç mevsimi başlamış, mevsim nerdeyse yazmış.Umut, bulut olmuş, ardına rüzgar gizlenmiş. Soru şu; uğurlanan sen mi, ben mi, yoksa biz mi? Kaç adım uzaklaşabilirsin ve ben yüze kadar ne kadar hızlı sayabilirim, kapatıp tüm çocukluğumla gözlerimi. Sandıklarımızı mı sırtlanacağız yoksa sandıklarımızı yaşamaya devam mı edeceğiz? Dudaklarının arasına sıkıştırdığın heybende neler var, söyleyemediğin? Suskunluğuna kaç Titanic çarpacak?
Daha ne kadar kan kaybedeceğini bilemediği anlar vardır insanın. Uyumak için batması gereken aylar. Her baktığında yer değiştiren yıldızları vardır gökyüzünün.
Bu sebepten, önce gözlerini unutacağım, sonra saçlarını, ardından belini ve ellerini. Gülüşünü uzun süre aklımda tutmaya çalışacağım.
Yine dediğim gibi uğurlamayı beceremem. Bunu başka birinden rica edeceğim. Nermin Yıldırım'ın; saklı bahçeler haritası'nda kurduğu cümleler, gevelediklerimin özeti mahiyetinde adeta.
"sakın üzülme. üzülme ve bil ki dünya dediğin lüzumsuz bahçe, bazen her yer, bazen tek bir yer, bazen de hiçbir yerdir. İnsan dediğin kötü tohum, bazen her şey, bazen tek bir şey, bazen de hiçbir şeydir. Ama tuhaf olan bu değildir behiye. Bu işteki asıl acayiplik, öyle ya da böyle oluşunun aslında hiç fark etmeyişidir. Ve işte tam da fark etmediğini fark ettiğin o nefti anda, alemin ritmi bozulur, içi boşalır, bir güvercinin karda bıraktığı ayak izlerine dönersin. Sonra azıcık kar yağar, silinirsin. Böyledir. Yani bütün uzun hikayeler bu kadarcıktır aslında. Ne kadar uzun başlarsan başla, sonunda hep kısacık bitersin. Bir rüyadan öbürüne devrilirken birdenbire nefesin kesiliverir. Ne bahçe kalır geriye, ne çiçek ne de tohum. Bitersin."
Eren AKGÜL
Etiketler:
eren akgül,
faust,
gece,
goethe,
ilk adım,
izler,
kar topu,
mazi,
orhan pamuk,
SHİBUMİ,
veda,
yalnızlık
23 Ağustos 2015 Pazar
BAYIM
"Bayım" dedi. Önce bana değildir dedim. Yürüyüp, yürümemek arasında kalıp, her klasik insan gibi yarım yamalak adımladım. Tekrar etti, ses. Durdum. Döndüm. Başımı sese çevirdim. Baktım. Tekrar baktım. "Bayım" dedi. " Az önce istemsizce sizi dinledim. Ülke ve gidişat üzerine olan şu salaş sohbetinizi..." Ben bakmaya devam ettim. Sanki konuşsam kırılacaktım. Tuz buz olacak ya da bir insan ne kadar yerle bir olacaksa o kadar gibi. İstemsiz bir şekilde ceplerimi yokladım. Büyük ihtimal sigara arıyordum. Ateşini uzattı hemen. Eğildim bir nefes çektim. İnsan önce parmak uçlarından alev alırmış. Bilmiyordum.
Devam etti, devlet yapımızdan, doğu'da ki sorunlarımız ve aklımızdan zorumuzdan özet geçti. Onu dinlemedim. Beni haklı bulan birine inanamazdım. Bana katıldığı kadar bendi ve kendimden o kadar şikayetçiydim ve kendimi bir o kadar yetersiz görüyordum ki onun hayatımda yeri olmadığını o an anlamıştım. Yine de karşı koyulamaz bir biçimde onu dinliyordum. Acaba nasıl biriydi? Mandalina sever miydi yahut hangi takımlıydı, vejetaryan mı yoksa mangalcı mıydı, hayata karşı duruşu var mıydı, yoksa kağıt gemiler gibi gittiği yere kadarcılardan mıydı? Sustu, lanet bir şekilde beni haklı bularak sustu. Diğer bir taraftan sabah güneşi gibiydi yüzü, cümleleri iyi büken dudakları vardı, makyaj yapsa büyük ihtimal ten rengine yakın bir renk seçerdi. Gözleri farklıydı biraz ayrıca... Şaman kısıklığında ve deliliğinde. Derken uzun bir susmanın farkına varıldı. Bir orman gürültüsü düşün, bir southpark sessizliği, ağustos böceği felan koyun işte arkaya, konuşturmayın beni. Dedi : "Ben Asiye buarada" Elimi uzattım. İsmimi söyledim cevaben, ya da kendimden geriye ne kalmışsa onu. Gülümsedi. Bu monoloğu garipsemişti, bunu ister-istemez hissettirdi bana. Ben bir şey diyemedim esasen. Yani hiç bir şey işte.
Başımı hafif eğdim. Başımı çevirdim, sonra tekrar döndüm. Baktım. Ve tekrar döndüm sokağın karanlık tarafına. Esasen aydınlık olan ama gölgemden ötürü belki de daha karanlık kalan tarafa. Kendi gölgelediğim hayata, karanlığa doğru adımladım.
"Bayım" dedi. Bana olduğunu bildiğim halde devam ettim. Her klasik insan gibi yarım yamalak adımladım. İsmimle seslendi sonra. Duraksadım. Devam ettim. Ellerim saçma-sapan gezindi üzerimde. Önce telefonumu buldum. Çıkarmışken baktım tabii. Saat 03:27. Sonra sigaramı buldu uzattı, ellerim yine. Çıkarmışken yaktım. Yürüdüm. 25 buçuk senedir tek yaptığım şey gibi. Bir buçuk yaşında yürümüşüm annem dün gibi hatırlar. Geç konuşmuşum bir de. Uslu bir çocukmuşum hem. Bir de hayalperest. Annem anlatır hep, sessizliğimi babamdan almışım ben.
eren akgül
Devam etti, devlet yapımızdan, doğu'da ki sorunlarımız ve aklımızdan zorumuzdan özet geçti. Onu dinlemedim. Beni haklı bulan birine inanamazdım. Bana katıldığı kadar bendi ve kendimden o kadar şikayetçiydim ve kendimi bir o kadar yetersiz görüyordum ki onun hayatımda yeri olmadığını o an anlamıştım. Yine de karşı koyulamaz bir biçimde onu dinliyordum. Acaba nasıl biriydi? Mandalina sever miydi yahut hangi takımlıydı, vejetaryan mı yoksa mangalcı mıydı, hayata karşı duruşu var mıydı, yoksa kağıt gemiler gibi gittiği yere kadarcılardan mıydı? Sustu, lanet bir şekilde beni haklı bularak sustu. Diğer bir taraftan sabah güneşi gibiydi yüzü, cümleleri iyi büken dudakları vardı, makyaj yapsa büyük ihtimal ten rengine yakın bir renk seçerdi. Gözleri farklıydı biraz ayrıca... Şaman kısıklığında ve deliliğinde. Derken uzun bir susmanın farkına varıldı. Bir orman gürültüsü düşün, bir southpark sessizliği, ağustos böceği felan koyun işte arkaya, konuşturmayın beni. Dedi : "Ben Asiye buarada" Elimi uzattım. İsmimi söyledim cevaben, ya da kendimden geriye ne kalmışsa onu. Gülümsedi. Bu monoloğu garipsemişti, bunu ister-istemez hissettirdi bana. Ben bir şey diyemedim esasen. Yani hiç bir şey işte.
Başımı hafif eğdim. Başımı çevirdim, sonra tekrar döndüm. Baktım. Ve tekrar döndüm sokağın karanlık tarafına. Esasen aydınlık olan ama gölgemden ötürü belki de daha karanlık kalan tarafa. Kendi gölgelediğim hayata, karanlığa doğru adımladım.
"Bayım" dedi. Bana olduğunu bildiğim halde devam ettim. Her klasik insan gibi yarım yamalak adımladım. İsmimle seslendi sonra. Duraksadım. Devam ettim. Ellerim saçma-sapan gezindi üzerimde. Önce telefonumu buldum. Çıkarmışken baktım tabii. Saat 03:27. Sonra sigaramı buldu uzattı, ellerim yine. Çıkarmışken yaktım. Yürüdüm. 25 buçuk senedir tek yaptığım şey gibi. Bir buçuk yaşında yürümüşüm annem dün gibi hatırlar. Geç konuşmuşum bir de. Uslu bir çocukmuşum hem. Bir de hayalperest. Annem anlatır hep, sessizliğimi babamdan almışım ben.
eren akgül
Etiketler:
BAY,
BAYIM,
DOĞU,
eren akgül,
KAĞIT GEMİ,
MANDALİNA,
RUJ,
SUSMAK,
ÜLKE,
YÜRÜMEK
19 Aralık 2014 Cuma
Entre la nuit, la nuit et l'aurore. Entre les royaumes, des vivants et des morts.
Böyle akşamlarda kısa kesilir cümleler. Yorgunluk mu? Yorgunlukta hayattan güzelim. Benim sana bahsettiğim yakamozsuz denizler. Kuytu köşelerde saklıdır akıl. Tabii ki tüm sahiller güzel. Benim sana tarif ettiğim kumsalda evsiz kalmış aşıklar barınır. Sevişmeyi ön, gösterişi arka planda tutanlar. Ve elbette tahammülüm yok mantıksız geçen bir iş gününe daha. Bunu münakaşa edecek istek de yok üstelik ceplerimde. Bir sigara saralım istersen yahut biraz yürüyelim sokakta. İlle Beyoğlu'nda olmamız gerekmez. Benim sokaklarım da güzeldir hem. Sıradan bir gece geçir benimle. Sonunda ille de sevişmemiz gerekmez. Sarılıp yatmakta hayattan. Belki iki bira da alırız Tombalacı Hüseyin'den. Son dedikodular midyeci çocuktan. Bunlar da hayattan. Ne yani sevmiyorsun beni diye kendine bahaneler mi sayacaksın. Bugün sayma mesela. Bugün kendin olma mesela. Mesela bugün ay ışığı olmayıversin denizinde. Denizsiz memleketler de aşk yok mu? Beyoğlu'nun hiç ışıksız sokağı yok mu? Herkes mi benden iyi ya da. Ne diyordum ben. Denizi diyordum, her zaman nerden denk getireceksin. Bu sefer benim dediğim olsun. Sade olsun, üstleri dağınık... Biraz yorgunluk hafif kaşlar çatık, diyordum. Sadece biraz yürüsek, hiç konuşmasak, tercihen elele diyordum. Sevmek diyordum, "sev!" den türemiş. Mastar halinde ne kadar eylem barındırıyor içinde. Ne kadar acı, ne kadar umut biraz üstüne tarçın hatta...
Eren Akgül
Eren Akgül
17 Ekim 2014 Cuma
selim
Kendi içimde bölünmüş,şiirsiz bir adamdı selim. En sinirlendiği şey ganyan kuponunun yatmasıydı herhalde. Herhalde diyorum çok konuşmazdı işte Selim ama 49.902 lira vermişti o koşu. Kendi bölünmüşlüğüne kızar, hükümete sarardı.
Kendi kendini dinleyemeyecek kadar yoğundu işi bir de... En sevdiği şey komedi dans üçlüsü'ydü .Bunu hiç ifade etmedi ama sürekli oradan duyduğu espirileri yapardı.Ha bir de Leyla vardı tabii. Mahalleden geçerken mutlak bakardı camına. Aklından çevikti gözleri, saniyenin onda biri sürede yerde bizim Selim'in gözleri.
Bir gün bir haber aldık. "Sağ-sol meselesi" dedi berber Hayrettin amca. Ekledi gözlüğünün altından arkasına. "Selim'i almışlar" Kimse sormadı sağ'dan mı soldan'mı diye. Merak dahi etmediler. Belki Leyla biraz şaşırdı ama o da sormadı. Şiirsiz bir adamdı Selim. En büyük derdi 1. gelemeyen, Hüsran. O da attı nihayetinde ama kimse sormadı. Çok vururum demişliği vardır elbet kahve köşelerinde ama hiç silahı olmamıştı. Bilmem belki vakti olsa bir örgüte girerdi. Bilmem biraz aklı olsa bir kalın kitap okurdu en solundan. Velhasıl hiçti Selim, hiçliğe gitti. Kimse sormadı sağ dan mı yoksa soldan mı gitti ...
eren akgül
10 Ağustos 2014 Pazar
gibi
Etiketler:
ayna,
eren akgül,
göğüs,
rakı,
seni seviyorum,
yakamoz
18 Haziran 2014 Çarşamba
şizofreni bir zeka hastalığı değildir
Etiketler:
belki,
eren akgül,
hastalık,
sarılmak,
şizofren
5 Haziran 2014 Perşembe
XY
Bazen çığlık çığlığa geceler geçiyor, ömürden-önümüzden. Hep bir cam kenarı bulunuyor sigara içmek için, hep unutulmuş bir gazeteye yaslanabiliyor dirsekler. Dalmak için, bir şarkı yetiyor hem, çoğuzaman. En çok annesini seviyor erkek çocukları. Dalmak için en güzel şey bir kadının kucağı ve seni ne olursa olsun bırakmayacağını bildiğin. En çok annesini seviyor erkek çocukları ve evet en çok ona kızabiliyor, babasına küstüğünde, arkadaşlarıyla oynayamadığında ve cevdet en sevdiği oyuncak arabayı kırdığında.
Çökmüş bulutların arasından martılar uçuşuyor, her ne kadar gerçekte güzel bulmasa da bir ressam; resmediyor bir kaçını... Yakışacağını düşündüğü bir gökyüzüne elbet. Gökyüzü olur da deniz olmaz mı hem? Mavisinden, en fiyakalısından. Mart geçince içinde, simitler tutuşturuluyor insanın eline. Sıcak olmasa da seviyorsun sonra. Bir sıcak çay yanına. Elbet bir sigara bulunuyor her ince belli bardağın yanına. Elbet bir vapur gölgesi, öpmek için izmaritleri içine çeke çeke. En çok annesini seviyor erkek çocukları ve babalar kıskanmıyormuş gibi yapıyor.
Her çığlığa bir bebek uyanır o mahallelerde. Bahar geldi diyorsun sonra, anlıyorsun. Açık kapılı balkonlardan, bir bir yanıyor ışıklar. En çok annesine ağlar erkek çocukları. Erkek olur babasının yanında. Bu y kromozumundan elbet. Duygusallıklarımız illa ki x kromozumundan. "X" ayrıca bilinmeyen olarak geçmiştir matematiğe. Ya da bir çarpım işleminin sembolü. Hatırlarsan defalarca bilinmeyen bir hisle çarpıldığını. Ve bu yüzden 2 kere nefret edersin ergenlik yıllarında bu dersten.
Bazen çığlık çığlığa geceler geçiyor, önünden, önümüzden. Hep bir kalp ağrısı bulunuyor, bir sigara içmek için. İlla ki dolapta unutulmuş bir bira var ya da cam kenarında. Dalmak için bir kadın yetiyor hem. Annesine ihanet edercesine seviyor bazen bu koca erkekler. Ama en çok annesine ağlıyor. Ağlamak için en güzel yer bir kadın kucağı ve seni ne olursa olsun bırakmayacağını bildiğin... Ve annesi kulağına fısıldıyor;
"Tüm terkedişler, aslında terkediliş midir? Bir insan ne kadar uzaklaşabilir ki bir başkasından?"
Eren AKGÜL
20 Mart 2014 Perşembe
O kadar
Hiç kavuşmamış gibi. Sanki güneş ve ay gibi. Aynı gökyüzünde, biri gelirken diğeri giden. Bir de hiç ayrılmamış gibi... Sen içine attın, ben geceye baktım uzun uzun. Ne sen doğdun, ne ben battım. Bazen tam, bazen yarımdım. Sen ne kadar baktınsa o kadar ışıldadım aşıklara.
Eren AKGÜL
Eren AKGÜL
19 Mart 2014 Çarşamba
kendimce makaralar
Seni seviyorum . Sevmesem de olurdu bu büyük bir eksiklik değil, yapma böyle. Ne dememi bekliyorsun? Ölürüm yoluna gibi cümleler mi? Onlar ilaç bağımlısı ergenlerin duvarlara götlerinden uydurdukları samimiyetsiz birkaç boş laf. Vardır elbet meraklısı. Meraklısına göstermek lazım. Ben öyle değilim tabii.
Ama sen beni sevebilirdin, yani. Bir zararı olmazdı. Ben kendi adıma, kendime kefilim. Yani açık senet işte.
Hayatta aşkı yaşayacağım en anlamlı yaşlar diye bir kategori var. Yanıp sönen sekmeleri, yanar döner sunumları olan. Bir de ülkem var; karmakarışık o yıllarda. Başbakan'ı bile hırsız. Sen düşün. Black Sail'in 2. sezonu gibi. Bir sürü hırsız oturmuş bir ülkenin başına, sağa sola nota veriyorlar. Nota da bilirsin öyle Konya şekeri gibi dağıtılmaz. Ama gel de anlat. Neyse insanın içinde sevgi mi bırakırlar... Ben de o zaman sevmişim seni. Ulan bekle işte. Yada en azından bu an'a kadar bekleme de mi? Ben de bir zaman problemi var. Zaman herşeyin ilacı tüm bayat aşk profosörlerine göre, bende de at hırsızı aksine. Yani annem hep "ters adamsın" sen der ama zoruma gidiyor bu durum.
Dağınık konuşuyorum bugün. Alkollüyüm herşeyden önce. Bi de şarkılar var. Böyle sanki Truman Show'da hissettiriyor insana. Sanki birileri beni izliyor da yazıyor o sözleri. Sanki ne hissetsem biri alttan gitar çalıyor. Ne denir, o artık onların orospu çocukluğu. Biz kendimize bakalım. Seviyorum yani uzun lafın kısası. Sevmesem de olurdu orası ayrı da. Yani kötü mü sanki. Nolmuş yani. Sen sevmedin boyun mu uzadı?
Ne diyordum? Bu gauloises çok boktan sigara. Pazar da satıyor herif, ötesi var mı? Bir de hep aynı ayak. Bu hafta çok polis vardı zam geldi abi... Ya memlekette harbi polis çok ya bu herif yalancının teki. Ya da paralel polis bunlar. Çünkü adam bildiğin eşkenar yamuk. Adamın çok bi paralelliğini görmedim. Arkadaş da görmemiş, ona 3buçuktan vermiş hatta. Neyse işte bırakmak lazım zararlı meret. Hem saat kaç? Sevmedin mi daha beni?
Egemen Bağış'ın ses kaydını dinledim az önce. Adam çok geyik. Zaten muzır bir suratı var. Bir şakalar, makaralar. Şüphesiz ki değişik bir adam. Ben şimdi gidiyorum. Mutlu kal, uyu. Egemeni'de kafana fazla takma. Biz konuştuk montaj deriz yerler, gerekirse montaj olduğunda dair bir ayet felan şey yaparız dedi. Fazla konuşamadık. Buradan da olsa böyle konuşma dedi. Ama dertleştik yani, sifırladık, sıfırlandık. Onu da seviyorum seni de.
Sözlerimi, Metahan Demir'in müthiş cümleleri ile bitirmek istiyorum.
I love you more than ı can say.
Eren AKGÜL
Etiketler:
black sail,
egemen bağış,
eren akgül,
kaset,
tape,
truman show
6 Mart 2014 Perşembe
sanatsız iç ses
Ne zaman saçım dökülmeye başlasa saçımı uzatıyorum. Dünya da saç uzatmak sadece bana, bir bana yakışmıyormuş gibi bir his var bende. Ne zaman bir sorun görsem en zıt ve kolay olan yolu seçiyorum gördüğün gibi. Carlos, tuttu tüy dökmeye başladı. Gittim mamasını değiştirdim. Oturup ona fikrini dahi sormadım, iki çift laf etmedim. Belki de yapım bu. Herkes için kararlar alıp bunu hayatta ki tek doğruymuşçasına uyguluyorum. Üst komşu televizyonun sesini çok açarsa ben daha çok açıyorum. Gidip bu şikayetimi dile getirmektense o an dinlediğim şarkının keyfini çıkarmak bana daha mantıklı geliyor. Bencil miyim? Evet.
Ne zaman kavga etsek seninle ya da sustursam seni süpersonik tartışma yeteneğimle. İçim acıyor. Acımaz mı? Ben tartışma kaybetmedim ömrümde. Sustum mu, evet
çok sustum. Ama kendimi hep bir şekilde ikna ettim. Yanılmadığıma. Bu beni zor insan yapıyor. Bir de adi, piç,şerefsiz. Bunlar bir çeşit oscar benim dünyamda.
Oysa ben, hep 17 yaşındayım. O türküde de dediği gibi... Ve hep içim ürperir sesini duyduğumda.
Eren AKGÜL
Ne zaman kavga etsek seninle ya da sustursam seni süpersonik tartışma yeteneğimle. İçim acıyor. Acımaz mı? Ben tartışma kaybetmedim ömrümde. Sustum mu, evet
çok sustum. Ama kendimi hep bir şekilde ikna ettim. Yanılmadığıma. Bu beni zor insan yapıyor. Bir de adi, piç,şerefsiz. Bunlar bir çeşit oscar benim dünyamda.
Oysa ben, hep 17 yaşındayım. O türküde de dediği gibi... Ve hep içim ürperir sesini duyduğumda.
Eren AKGÜL
28 Şubat 2014 Cuma
son olarak
Geriye dönüp baktığında, biraz yanlış anlaşılmışlık, biraz heyecan ve bu heyecandan dolayı daha fazla yanlış anlaşılmışlık görürsün. Halbuki şuana yoğunlaşsa insan sadece hayal kırıklığını görebilir. Belki de o zaman kaf dağından bahseden yazarlar; aslında olmayan kaf dağının güzelliklerini değil de elimizdeki tüm dağların boktan olduğunu ve bu yüzden götümüzden güzellikler uydurduğumuzu içtenlikle yazabilirlerdi. Bu Dünya'yı o kadar kötü bulduk ki çocuklarımıza hep fantastik saçmalıklar izlettik, okuttuk. En azından çocuklarımızı; belli bir yaşa kadar Çin'in, çocuk işçilerine ayda 70 dolar maaşla yaptırdığı oyuncakları noel baba diye tonton bir adamın getirdiğine ikna edebilirdik. Teknik olarak noel baba'da yavşaktı, bizde. O kadar.
e.akgül
e.akgül
22 Şubat 2014 Cumartesi
gece yarısı mektupları
1989'da ilk kez nakavt olmuştum. Hayatım boyunca böyle bir acı yaşamamıştım. Bunu tekrar kendime yaşatmamaya dair içten bir söz verdim. 3 paket sigara ve orta kalite bir viski ile... 8 sene boyunca bunu tekrar yaşamadım. Hiç yumruk yemedim demiyorum ama dans edemeyecek kadar dayak yemediğimi umuyorum. Spotların altında terledim, kan gördüm, birkaç mafya bozuntusu için ayakta kaldım. Puan için yenildim, tek darbeyle indirebileceğim yeni yetme temiz yüzlü çocuklara... Bunlar içinde bulunduğum faşist çevrenin yazısız kurallarıydı. Bundan hiç gocunmadım yada yara almadım. Sinir olmadım ya da küfür etmedim demiyorum ama dans edemeyecek kadar gurur kırıcı olmadığını umuyorum.
1997'de seninle tanıştım. Biraz morluk ve adımı bile bilmeyen birkaç kadın hatırlıyorum etrafımda. Bunlar içinde bulunduğum faşist çevrenin reklam tekniğiydi. Beyaz bir takım elbise, normalde içtiğimden daha pahalı viskiler ve hayatımda görmediğim ya da daha önce yemediğim çerezlerle çevreliydim. Sen ise büyük ihtimalle çok daha narin ve gururluydun. Senin gibilerini tanırım, bilinci yediği kontradan dolayı kapalı, kim olduğu hakkında fikri olmayan yelekli bir adam tepende ve sana parmaklarıyla sayılar gösteriyor. Bu birazdan içi acıdığı halde dans etmek zorunda olan rakibinin galip geleceğini ve seni paçavra gibi dışarı taşıycaklarını anlatan bir geri sayım. İşte böyle anlarda senin gibiler ayağa kalkmaya ve elleri yumruk yumruk o tanımadığı adama devam edebilirim bakışı takınmaya çalışır. Barmenle aranda bu ilişki vardı ve kapalı gişe seni izliyordum.
Devam edebilirim diyordun sımsıkı tuttuğun kadehinle, bir tane daha lütfen...
1997 ocak ayı ve sana aşık oluyordum. Ayakta durmaya çalışman, çaresizliğin ya da gururun değil. O barmene lütfen derken ki bakışın biraz sonra onu yıkabilecek türdendi ve bu gizli saldırganlığın beni mest ediyordu. Bunu belki de sadece ben farkediyordum belki de sadece farkettiğimi düşünmek istiyordum. Biz insanlar, aşık olmayı kafaya koyduğumuzda senin yarım kalmış biyografine kendi cümlelerimizi ekleriz. Bu kendimizi senin yerine, sana ikna etme yöntemimizdir. Elime bir bardak daha aldım ve ağır adımlarla yanına yürüdüm. Bizler insanlara yavaş yaklaşmaya ve onları tartmaya yönelik yetiştiriliriz. Her ne kadar seni çözdüğümü düşünsemde bu içgüdel bir yavaşlık. spontane gelişmiş bir sahne ve sevilmiş... Ve yönetmen kalması gerektiğine karar vermiş gibi... Bana baktın ve bu tamamen fiziksel bir bakmaydı beni gördün demek istemiyorum. Sadece bana baktın. Bakmayı aklında son derece yalın tut. Beklentilerini en aza indir ve beni o zaman anlarsın. Kafamda güzel bir giriş cümlesi belirlemiştim, bazı sahneleri çıkartıp, doğaçlamalar için yer açmıştım ama sen direk bardağı elimden kaptın. Repliğini unutmuş bir aktör gibi sadece seni izledim. Beni bu konuda ikna ettin belkide... Bilmiyorum.
İnsanlar, çoğunlukla kadınlar ilk tanışmaya çok önem verir. Bu hikayeler şişirilir. Olmamış şeyler eklenir daha bir aşk filmimsi anlatılır. Ve yine genellikle diğer kadınlar buna hayran gözle bakarak sonuna kadar dinlerler. Biz erkekler ise bu sonradan eklenmiş sahneleri acaba bunları uyduruyor mu yoksa ben mi hatırlamıyorum tadında izleriz konuşmayı. Yüzümüze aşk teması verir ve viskilerimizden birer yudum daha alırız. Bu söz bize gelmesin diye bebeklikten oluşma bir savunma yöntemi bir iç güdüdür. 8 Aylık bir bebek tüm soru ve saçmasapan gelişen olaylara cevap vermemek için biberon yada annesinin memesine saldırır. İstese konuşabilir emin ol. Ve bizim hikayemiz bana göre o kadar doğal ve bir başka çifte anlatamayacak kadar boktandı.
2001 mayıs ayında beni terkettin belki de ben seni. Herhangi bir otopsi istemedik. Yada mezarımızın açılmasını... Bu yüzden bu kararı kimin verdiğini asla bilemeyeceğiz. Bu terkediş 1997'de verdiğim sözü tutamama, bu sporu bırakmama. Sık sık kendimi güçsüz ve çaresiz hissetmeme neden oldu. Çok kez yumruk yedim. Çoğu insanın ayakta duramayacağı güçlere dayandım. Bir kez nakavt oldum ama bunların hiçbiri bu kadar canımı yakmadı. Bütün bunları neden anlatıyorum? Bilmiyorum. Belkide her erkek gibi bir gece vakti bu mektubu kapının altından atmak adına. Sana kendimi hatırlatmak, bir şeyler ummak ya da bambaşka bir saçmalık için... Bilmiyorum. Bilsem gider üniversitelerde seminerler verir, bir çocuk yapıp ona nasihatlar sıralardım. İnan bilmiyorum.
Dedim ya güçsüz hissediyorum. Tekrar dans edebilmeyi umuyorum. Yüzüme parmaklarını sayan tanrı'ya ellerimi açmak yerine, yumruklarımı birleştirip devam edebilirim demek istiyorum. Seni seviyorum.
Eren AKGÜL
1997'de seninle tanıştım. Biraz morluk ve adımı bile bilmeyen birkaç kadın hatırlıyorum etrafımda. Bunlar içinde bulunduğum faşist çevrenin reklam tekniğiydi. Beyaz bir takım elbise, normalde içtiğimden daha pahalı viskiler ve hayatımda görmediğim ya da daha önce yemediğim çerezlerle çevreliydim. Sen ise büyük ihtimalle çok daha narin ve gururluydun. Senin gibilerini tanırım, bilinci yediği kontradan dolayı kapalı, kim olduğu hakkında fikri olmayan yelekli bir adam tepende ve sana parmaklarıyla sayılar gösteriyor. Bu birazdan içi acıdığı halde dans etmek zorunda olan rakibinin galip geleceğini ve seni paçavra gibi dışarı taşıycaklarını anlatan bir geri sayım. İşte böyle anlarda senin gibiler ayağa kalkmaya ve elleri yumruk yumruk o tanımadığı adama devam edebilirim bakışı takınmaya çalışır. Barmenle aranda bu ilişki vardı ve kapalı gişe seni izliyordum.
Devam edebilirim diyordun sımsıkı tuttuğun kadehinle, bir tane daha lütfen...
1997 ocak ayı ve sana aşık oluyordum. Ayakta durmaya çalışman, çaresizliğin ya da gururun değil. O barmene lütfen derken ki bakışın biraz sonra onu yıkabilecek türdendi ve bu gizli saldırganlığın beni mest ediyordu. Bunu belki de sadece ben farkediyordum belki de sadece farkettiğimi düşünmek istiyordum. Biz insanlar, aşık olmayı kafaya koyduğumuzda senin yarım kalmış biyografine kendi cümlelerimizi ekleriz. Bu kendimizi senin yerine, sana ikna etme yöntemimizdir. Elime bir bardak daha aldım ve ağır adımlarla yanına yürüdüm. Bizler insanlara yavaş yaklaşmaya ve onları tartmaya yönelik yetiştiriliriz. Her ne kadar seni çözdüğümü düşünsemde bu içgüdel bir yavaşlık. spontane gelişmiş bir sahne ve sevilmiş... Ve yönetmen kalması gerektiğine karar vermiş gibi... Bana baktın ve bu tamamen fiziksel bir bakmaydı beni gördün demek istemiyorum. Sadece bana baktın. Bakmayı aklında son derece yalın tut. Beklentilerini en aza indir ve beni o zaman anlarsın. Kafamda güzel bir giriş cümlesi belirlemiştim, bazı sahneleri çıkartıp, doğaçlamalar için yer açmıştım ama sen direk bardağı elimden kaptın. Repliğini unutmuş bir aktör gibi sadece seni izledim. Beni bu konuda ikna ettin belkide... Bilmiyorum.
İnsanlar, çoğunlukla kadınlar ilk tanışmaya çok önem verir. Bu hikayeler şişirilir. Olmamış şeyler eklenir daha bir aşk filmimsi anlatılır. Ve yine genellikle diğer kadınlar buna hayran gözle bakarak sonuna kadar dinlerler. Biz erkekler ise bu sonradan eklenmiş sahneleri acaba bunları uyduruyor mu yoksa ben mi hatırlamıyorum tadında izleriz konuşmayı. Yüzümüze aşk teması verir ve viskilerimizden birer yudum daha alırız. Bu söz bize gelmesin diye bebeklikten oluşma bir savunma yöntemi bir iç güdüdür. 8 Aylık bir bebek tüm soru ve saçmasapan gelişen olaylara cevap vermemek için biberon yada annesinin memesine saldırır. İstese konuşabilir emin ol. Ve bizim hikayemiz bana göre o kadar doğal ve bir başka çifte anlatamayacak kadar boktandı.
2001 mayıs ayında beni terkettin belki de ben seni. Herhangi bir otopsi istemedik. Yada mezarımızın açılmasını... Bu yüzden bu kararı kimin verdiğini asla bilemeyeceğiz. Bu terkediş 1997'de verdiğim sözü tutamama, bu sporu bırakmama. Sık sık kendimi güçsüz ve çaresiz hissetmeme neden oldu. Çok kez yumruk yedim. Çoğu insanın ayakta duramayacağı güçlere dayandım. Bir kez nakavt oldum ama bunların hiçbiri bu kadar canımı yakmadı. Bütün bunları neden anlatıyorum? Bilmiyorum. Belkide her erkek gibi bir gece vakti bu mektubu kapının altından atmak adına. Sana kendimi hatırlatmak, bir şeyler ummak ya da bambaşka bir saçmalık için... Bilmiyorum. Bilsem gider üniversitelerde seminerler verir, bir çocuk yapıp ona nasihatlar sıralardım. İnan bilmiyorum.
Dedim ya güçsüz hissediyorum. Tekrar dans edebilmeyi umuyorum. Yüzüme parmaklarını sayan tanrı'ya ellerimi açmak yerine, yumruklarımı birleştirip devam edebilirim demek istiyorum. Seni seviyorum.
Eren AKGÜL
Etiketler:
aşk,
blog,
boks,
ebukallem,
eren akgül,
love,
mektup,
muhammed ali,
yumruk
19 Eylül 2013 Perşembe
birbirine platonik
Şimdi melankolik yürüyüşler yapıyoruz, ayrı-ayrı. Biraz sağlık için, biraz ihtiyaçtan. Artık cümlelerimiz kısa ve havadan sudan. Bunu dünya'nın en eski ve yazısız kuralı olarak kabul etmişiz. Sen daha çok gülüyorsun, ben daha çok konuşuyorum. İkimiz de birer çay söylüyoruz. Biraz ucuz diye, biraz en akla gelen seçenek olmasından. Uzun uzun karıştırıyoruz. Bu şimdi bir stil bizde. Tarzımızı koyuyoruz platonikliğe. İki birbirine platonik. Dünya'ya yeni bir bakış açısı getiriyoruz. Tüm kavuşamamalı filmlere bir seneryo. Tüm ayrılık şarkılarına güfteler yerleştiriyoruz. Bu bizim için bir stil oluyor...
Şimdi boş konuşmalarda gizlice birbirimize bakıyoruz. İkimizde sıkılıyoruz, ayrı-ayrı... Çok bakışırsak birimiz muhabbete giriyor. Bu bizim kamuflemiz oluyor. Biraz ihtiyaçtan, biraz zeki miyiz ne? Böyle durumlarda cümleler uzun oluyor. Yüklemleri de yüklem hani. Bayağı eylem ifade ediyor. Sonlarına ünlemler yerleştiriyoruz. Bu bizim tarzımız oluyor. Bir imza son sayfaya. Yada iyi dilekler bir kitabın ilk sayfasına. Sonra birer çay daha söylüyoruz. Bu sefer sırf öylesine söylüyoruz. Ağır ağır bir şarkı başlıyor, şimdi. Yan tarafta ki kafeden sokaklara yayılıyor. Çok güzel geliyor sesi. Kimin söylediğine dair tahminlerde bulunuyoruz, içimizden. Ayrı-ayrı... Üzülüyoruz da tabii. Üzülmez mi insan hiç.
Ben yine saçma sapan şeyler anlatıyorum. Sen olman gerekenden daha dikkatli dinliyorsun. Eminim çok şaşırıyorsun da... Bir an her virgülde öpesim geliyor seni. Sen tabi daha bi ilgilisin.. Ellerimiz de kolumuzda ne kadar varsa tüy, hepsi ayakta. Kalkmışlar olan bitene, şaşkın. Ben futbola geçiyorum, sen telefonuna sanki hemen, o anda biri arayacakmış gibi sarılıyorsun. Golsüz bir beraberlik bu. Hem dostluk maçı diyoruz adına, hem ataklarla savaşıyoruz birbirimizle. Sen geç olduğunu söylemek zorunda kalıyorsun. "geç oldu artık, gitmeliyim" diyorsun. Ben geç olduğunun farkında, üzülüyorum. Sana geç kaldığımı, herşeye ve kendime. Yanak yanağa vedaya özen gösteriyoruz. Önce el uzatmayı bile atlamıyoruz. Birbirine platonik ayrılıyoruz. Asla son gülümsemeyi unutmuyoruz... Biraz ihtiyaçtan, biraz gereklilikten... İyi geceler.
eren akgül
Şimdi boş konuşmalarda gizlice birbirimize bakıyoruz. İkimizde sıkılıyoruz, ayrı-ayrı... Çok bakışırsak birimiz muhabbete giriyor. Bu bizim kamuflemiz oluyor. Biraz ihtiyaçtan, biraz zeki miyiz ne? Böyle durumlarda cümleler uzun oluyor. Yüklemleri de yüklem hani. Bayağı eylem ifade ediyor. Sonlarına ünlemler yerleştiriyoruz. Bu bizim tarzımız oluyor. Bir imza son sayfaya. Yada iyi dilekler bir kitabın ilk sayfasına. Sonra birer çay daha söylüyoruz. Bu sefer sırf öylesine söylüyoruz. Ağır ağır bir şarkı başlıyor, şimdi. Yan tarafta ki kafeden sokaklara yayılıyor. Çok güzel geliyor sesi. Kimin söylediğine dair tahminlerde bulunuyoruz, içimizden. Ayrı-ayrı... Üzülüyoruz da tabii. Üzülmez mi insan hiç.
Ben yine saçma sapan şeyler anlatıyorum. Sen olman gerekenden daha dikkatli dinliyorsun. Eminim çok şaşırıyorsun da... Bir an her virgülde öpesim geliyor seni. Sen tabi daha bi ilgilisin.. Ellerimiz de kolumuzda ne kadar varsa tüy, hepsi ayakta. Kalkmışlar olan bitene, şaşkın. Ben futbola geçiyorum, sen telefonuna sanki hemen, o anda biri arayacakmış gibi sarılıyorsun. Golsüz bir beraberlik bu. Hem dostluk maçı diyoruz adına, hem ataklarla savaşıyoruz birbirimizle. Sen geç olduğunu söylemek zorunda kalıyorsun. "geç oldu artık, gitmeliyim" diyorsun. Ben geç olduğunun farkında, üzülüyorum. Sana geç kaldığımı, herşeye ve kendime. Yanak yanağa vedaya özen gösteriyoruz. Önce el uzatmayı bile atlamıyoruz. Birbirine platonik ayrılıyoruz. Asla son gülümsemeyi unutmuyoruz... Biraz ihtiyaçtan, biraz gereklilikten... İyi geceler.
eren akgül
21 Ağustos 2013 Çarşamba
kurtuluş
Ankara'da ilk sevişmelerin temeli kurtuluş parkında atılır. Ondan sonra ya yüzük ya kelepçe. Belkide bu yüzden parka hem evlendirme dairesi hem karakol koymuşlardı . eren akgül
19 Ağustos 2013 Pazartesi
benler
"hiç kimse hiç kimsenin ses olsun diye açık bıraktığı televizyonu değildir." feyyaz yiğit/aptal
Kudret, afilli cümleleri hep bir yerlerden duyup bize yetiştirirdi. Onda bir belediye anonsçusunun üzerine yakışmayan ciddiyeti vardı. Sesi mimiklerinden önce değişirdi. O çarşamba günü gelip bana bunu söylemişti. Başta ilgimi çekmedi, dalga bile geçtim hatta onunla. Dalga geçmek erkek milletinin duygulardan en güzel kaçış yöntemidir. Böyle parçalı bulutlu günler dalgalı olurdu tabii ki hepimiz için.
Kendimi onun için açılmış yüzü hiç önemli olmayan müzikleri güzel konusu berbat bir film gibi hissettim. Başrolünde kimse olmayan herkesin figüran olduğu bir film... Sesimiz ara ara yükselirdi elbet, bazı sahneler aksiyon doludur biz erkek milletinde. Hemen belli belirsiz bir el uzanırdı ve kısılırdı sesimiz. Muhtemelen Tesla'nın götünden uydurduğu o frekanslarla. O an düşündüm tüm bunları. Benliğimin ortasına bir ateş yakmıştım da etrafında tüm duygularımla oturmuştum. Bir yanım elinde çomakla ateşi karıştırıyor, bir yanım kor halindeki o ateşin muhteşem görüntüsüne hayran olabilmek için elinden geldiğince çabalıyordu.
Derken biri konuştu ateşin etrafındakilerden. Kızgın tarafım olsa gerek. Olabildiğince bağırıyordu. Bir benlik ne kadar bağırırsa o kadar... Seni suçladı saatlerce. Dönmeliydi dedi. Kaç defa araya girmeye çalıştım, sebeplerin olduğunu söyleyecektim ki... dinlemedi bile. Dönebilirdi dedi. Sevmek ne kadar zor olabilirdi ki dedi. Bazı benler buna katıldı. Bazıları ise katılmasa da ağladı. Kızgın olan iyice hiddetlendi, belki ağladığımıza belki, o da ağlamamak için. Dipsiz kuyuların içine bir çocuk taş atmadıkça bilinmez suyla dolu olduğu. Her zaman nerden bulucaksın çocuğu böyle kuyuların yakınında. Hadi buldun diyelim, bu kadar dengesizini...
Araya girebilen naif ben oldu. Bazılarımızın hatalarından başladı konuşmasına. Suç bizde dedi. Hata yaptık. Sevmek bir çikolatayı sevmek gibi olmamalı dedi. Yutkunmadan ilerledi. Yutkunsa bir başka ben parçalardı onu, biliyordu..
Daha ağlak bir ben bitene kadar bekledi. Belki daha uzun. Biraz düşündürdü bunlar bizi. O sadece anılardan devam etti. Anılar bitmek bilmeyen zulümler gibidir oysa. Sadece iyi olanlar konuşulur, hatırlanır. Sevdiğin bir şarkının sadece nakaratı gibi akıldadır. En çok orayı söylemeyi seversin. Belki sadece orasını bilirsin...
Sesimiz kısık, bulanık bir ekrandan baktık sana... Neyle meşgüldün ve neden kapatıp gitmedin, hiç bilemedik. Kapatmadı o da seviyor dedi, bekledi bir tarafım. Sinirden köpürerek, küfürler yağdırdı bir diğer tarafım. Beklerken hüzünlü olanlar da vardı, artarda sigara içenlerde. Sigara ne yavaş bir intihar biçimidir hem. Beklemekle harmanlanır, gözyaşı ile servis edilir. Bu yüzden her izmarit biterken boğulur parmaklarla. Bu yüzden insanlar sevmez sigara kokusunu. Bitmiş sevdaları hatırlatır sigara kokusu. Batıl inançla odasında içirmeyenler bile çıkar, o lanetin ona geçeceğini düşünerek. Bu yüzden devletler yasaklamak için elinden geleni yapar bu mereti. Bu yüzden mekanlar kaybetmiş insanları içeri almamak için kapalı alan zımbırtısını doğurmuştur.
-Sigara Öldürür- sevdiklerinizi düşünün...
Her pakette 20 birbirinden beter an bulunur. Seviştikten sonra içilen sigaralar bize nuri alço'dan miras zihin alışkanlıkları... Yok öyle bir keyif sigarası.
Benliğimi bulamıyorum. Her kültablasında yakılmayı vasiyet etmiş sevdalar var şimdi. Külleri sahillere serpilmek suretiyle. Her kibrit biraz cellat muamelesi görüyor bizim nesilde. Ve sen neredesin?
Benliğimi buamıyorum diyorum. Bunun için çok konuşuyorum. Çok konuşmak biz de aileden. Kaybetmişliği kabullenmemek gibi ırsi. Daha önce de dediğim gibi. Her erkeğin susup arkasını döndüğü anlar vardır. Yüzünde kibrit aydınlanmasıyla... Sesimi aç. En sevdiğin program olmalıyım. Her saat yayınlanmalı, gece tekrarlarında seninle buluşmalıyım. Sesimi aç. Bırak komşular etsin lafını, kalorifere vursunlar. Uyuyamasınlar... Sesimi aç... Tekrar, tekrar izle beni.
eren akgül
Kudret, afilli cümleleri hep bir yerlerden duyup bize yetiştirirdi. Onda bir belediye anonsçusunun üzerine yakışmayan ciddiyeti vardı. Sesi mimiklerinden önce değişirdi. O çarşamba günü gelip bana bunu söylemişti. Başta ilgimi çekmedi, dalga bile geçtim hatta onunla. Dalga geçmek erkek milletinin duygulardan en güzel kaçış yöntemidir. Böyle parçalı bulutlu günler dalgalı olurdu tabii ki hepimiz için.
Kendimi onun için açılmış yüzü hiç önemli olmayan müzikleri güzel konusu berbat bir film gibi hissettim. Başrolünde kimse olmayan herkesin figüran olduğu bir film... Sesimiz ara ara yükselirdi elbet, bazı sahneler aksiyon doludur biz erkek milletinde. Hemen belli belirsiz bir el uzanırdı ve kısılırdı sesimiz. Muhtemelen Tesla'nın götünden uydurduğu o frekanslarla. O an düşündüm tüm bunları. Benliğimin ortasına bir ateş yakmıştım da etrafında tüm duygularımla oturmuştum. Bir yanım elinde çomakla ateşi karıştırıyor, bir yanım kor halindeki o ateşin muhteşem görüntüsüne hayran olabilmek için elinden geldiğince çabalıyordu.
Derken biri konuştu ateşin etrafındakilerden. Kızgın tarafım olsa gerek. Olabildiğince bağırıyordu. Bir benlik ne kadar bağırırsa o kadar... Seni suçladı saatlerce. Dönmeliydi dedi. Kaç defa araya girmeye çalıştım, sebeplerin olduğunu söyleyecektim ki... dinlemedi bile. Dönebilirdi dedi. Sevmek ne kadar zor olabilirdi ki dedi. Bazı benler buna katıldı. Bazıları ise katılmasa da ağladı. Kızgın olan iyice hiddetlendi, belki ağladığımıza belki, o da ağlamamak için. Dipsiz kuyuların içine bir çocuk taş atmadıkça bilinmez suyla dolu olduğu. Her zaman nerden bulucaksın çocuğu böyle kuyuların yakınında. Hadi buldun diyelim, bu kadar dengesizini...
Araya girebilen naif ben oldu. Bazılarımızın hatalarından başladı konuşmasına. Suç bizde dedi. Hata yaptık. Sevmek bir çikolatayı sevmek gibi olmamalı dedi. Yutkunmadan ilerledi. Yutkunsa bir başka ben parçalardı onu, biliyordu..
Daha ağlak bir ben bitene kadar bekledi. Belki daha uzun. Biraz düşündürdü bunlar bizi. O sadece anılardan devam etti. Anılar bitmek bilmeyen zulümler gibidir oysa. Sadece iyi olanlar konuşulur, hatırlanır. Sevdiğin bir şarkının sadece nakaratı gibi akıldadır. En çok orayı söylemeyi seversin. Belki sadece orasını bilirsin...
Sesimiz kısık, bulanık bir ekrandan baktık sana... Neyle meşgüldün ve neden kapatıp gitmedin, hiç bilemedik. Kapatmadı o da seviyor dedi, bekledi bir tarafım. Sinirden köpürerek, küfürler yağdırdı bir diğer tarafım. Beklerken hüzünlü olanlar da vardı, artarda sigara içenlerde. Sigara ne yavaş bir intihar biçimidir hem. Beklemekle harmanlanır, gözyaşı ile servis edilir. Bu yüzden her izmarit biterken boğulur parmaklarla. Bu yüzden insanlar sevmez sigara kokusunu. Bitmiş sevdaları hatırlatır sigara kokusu. Batıl inançla odasında içirmeyenler bile çıkar, o lanetin ona geçeceğini düşünerek. Bu yüzden devletler yasaklamak için elinden geleni yapar bu mereti. Bu yüzden mekanlar kaybetmiş insanları içeri almamak için kapalı alan zımbırtısını doğurmuştur.
-Sigara Öldürür- sevdiklerinizi düşünün...
Her pakette 20 birbirinden beter an bulunur. Seviştikten sonra içilen sigaralar bize nuri alço'dan miras zihin alışkanlıkları... Yok öyle bir keyif sigarası.
Benliğimi bulamıyorum. Her kültablasında yakılmayı vasiyet etmiş sevdalar var şimdi. Külleri sahillere serpilmek suretiyle. Her kibrit biraz cellat muamelesi görüyor bizim nesilde. Ve sen neredesin?
Benliğimi buamıyorum diyorum. Bunun için çok konuşuyorum. Çok konuşmak biz de aileden. Kaybetmişliği kabullenmemek gibi ırsi. Daha önce de dediğim gibi. Her erkeğin susup arkasını döndüğü anlar vardır. Yüzünde kibrit aydınlanmasıyla... Sesimi aç. En sevdiğin program olmalıyım. Her saat yayınlanmalı, gece tekrarlarında seninle buluşmalıyım. Sesimi aç. Bırak komşular etsin lafını, kalorifere vursunlar. Uyuyamasınlar... Sesimi aç... Tekrar, tekrar izle beni.
eren akgül
13 Ağustos 2013 Salı
bir şey söyle, naber de mesela.
"...onun savunma yöntemi benim ona yaklaşma isteğimden daha etkiliydi." demişti stefan zweig.
Ben de demiştim elbet. O daha güzel süslemişti. Biz de hep bir delikanlılık yaştan. Anlatmak istediklerimizi gururla yoğurmalar. Oysa şimdi anlıyorum gurur kaybederken kıvamını bulurmuş. Neredesin acaba şimdi?
Kim derdi ki jolene'i yıllar sonra bir kız çocuğu çıkacak ve hepsinden daha güzel söylecek diye. Sen duysan güler geçerdin. Terbiyen olmasa ah olmasa çekerdin siktiri... Biliyorum yapardın. Herkes kadar terbiyesizliklerimiz vardı gerçi. Belin normal hayattakinden fazla kıvrılırdı geceleri ve kalbin garip atardı. Kalbini çevreleyen göğüslerin vardı bir de. İyice konudan kopartıyorsun beni ama ah o salınışların...
-Aşık bir sigara yakar. Kadın gider. Perde kapanmaz. Bir duble acılık kalsın diye herhalde, ağızlarda)
Hem neredesin sen şimdi? Bir çay koysan da öyle konuşsak yani. 1 kahvenin 40 yıl hatrı yok mu bu yüzyılda? Üçü bir aradalar sayılmıyor mu yoksa bakkal amca? Kampanyası mı bitti, sus... Kaldıramam bu kadarını. Çocuk gibi üzülüyorum. Dondurmasını yere atmış bir çocuğum, kaldırıma ayrı dondurmacıya ayrı sövüyorum. Dondurma olabildiğince beyaz omuzlarında biraz kakao. Seni düşündükçe şimdi boğazım ağrır geceleri.
Allah aşkına neredesin, kiminlesin. Bak soru işaretini de bıraktım. Yemişim diz üstü etekleriyle, edebiyat hocalarını. Ne kadar ünlemli seviyorum ben. Daha kaç nokta koymalıyım pişman olduğumu anlatabilmem için. Her ergen kadar 3 nokta var işte ceplerimde. Dünya'da demişsin son şiirinde. Başka insan kalmasa, yalnız öleceğimi bilsem, öznelerde sen olmazsın.Böyle cümleler için yaşlıyım ben. Yaşlılık, yaşanmışlık anlamına gelir bazı köylerde. Unutma bunu.
Çünkü unutmak felsefede anlamsız bir sözcüktür. Kimse unutmaz der freud. Karalar. Karaladıkca, akılda kalır. Her darbe unutamama sokağında bir sanatlı dönemeçtir.
Evet ve geyik biter. Neredesin. Sözüm söz. Soru işareti yok. Ama bir ses ver. Sevmiyorum de mesela. Olumsuzluk da diyaloğun gereksinimlerinden. Beni duyuyorsan parmağını oynat. Göz kırp. Yaşadığını aptal makinelere ispat ettirmene gerek yok. Çağ bilişim çağı, eyvallah. Ama aşk da bu kadar tıbbiyeye lüzum yok. Kahkaha at. Kahkaha da kabulümüz. Ölçüsü dört-dörtlük olsun. Dalga geç. Hakaret et. Küfret ki sesin gür çıksın misal. Gür çıksın ki daha iyi duyayım seni. Hatıralara ihtiyacım var, sesine ihtiyacım var. Ay ben utanırım diyorsan tahtaya dön de söyle şarkını. Çocuksuluk da kabulümüz...
eren akgül
Ben de demiştim elbet. O daha güzel süslemişti. Biz de hep bir delikanlılık yaştan. Anlatmak istediklerimizi gururla yoğurmalar. Oysa şimdi anlıyorum gurur kaybederken kıvamını bulurmuş. Neredesin acaba şimdi?
Kim derdi ki jolene'i yıllar sonra bir kız çocuğu çıkacak ve hepsinden daha güzel söylecek diye. Sen duysan güler geçerdin. Terbiyen olmasa ah olmasa çekerdin siktiri... Biliyorum yapardın. Herkes kadar terbiyesizliklerimiz vardı gerçi. Belin normal hayattakinden fazla kıvrılırdı geceleri ve kalbin garip atardı. Kalbini çevreleyen göğüslerin vardı bir de. İyice konudan kopartıyorsun beni ama ah o salınışların...
-Aşık bir sigara yakar. Kadın gider. Perde kapanmaz. Bir duble acılık kalsın diye herhalde, ağızlarda)
Hem neredesin sen şimdi? Bir çay koysan da öyle konuşsak yani. 1 kahvenin 40 yıl hatrı yok mu bu yüzyılda? Üçü bir aradalar sayılmıyor mu yoksa bakkal amca? Kampanyası mı bitti, sus... Kaldıramam bu kadarını. Çocuk gibi üzülüyorum. Dondurmasını yere atmış bir çocuğum, kaldırıma ayrı dondurmacıya ayrı sövüyorum. Dondurma olabildiğince beyaz omuzlarında biraz kakao. Seni düşündükçe şimdi boğazım ağrır geceleri.
Allah aşkına neredesin, kiminlesin. Bak soru işaretini de bıraktım. Yemişim diz üstü etekleriyle, edebiyat hocalarını. Ne kadar ünlemli seviyorum ben. Daha kaç nokta koymalıyım pişman olduğumu anlatabilmem için. Her ergen kadar 3 nokta var işte ceplerimde. Dünya'da demişsin son şiirinde. Başka insan kalmasa, yalnız öleceğimi bilsem, öznelerde sen olmazsın.Böyle cümleler için yaşlıyım ben. Yaşlılık, yaşanmışlık anlamına gelir bazı köylerde. Unutma bunu.
Çünkü unutmak felsefede anlamsız bir sözcüktür. Kimse unutmaz der freud. Karalar. Karaladıkca, akılda kalır. Her darbe unutamama sokağında bir sanatlı dönemeçtir.
Evet ve geyik biter. Neredesin. Sözüm söz. Soru işareti yok. Ama bir ses ver. Sevmiyorum de mesela. Olumsuzluk da diyaloğun gereksinimlerinden. Beni duyuyorsan parmağını oynat. Göz kırp. Yaşadığını aptal makinelere ispat ettirmene gerek yok. Çağ bilişim çağı, eyvallah. Ama aşk da bu kadar tıbbiyeye lüzum yok. Kahkaha at. Kahkaha da kabulümüz. Ölçüsü dört-dörtlük olsun. Dalga geç. Hakaret et. Küfret ki sesin gür çıksın misal. Gür çıksın ki daha iyi duyayım seni. Hatıralara ihtiyacım var, sesine ihtiyacım var. Ay ben utanırım diyorsan tahtaya dön de söyle şarkını. Çocuksuluk da kabulümüz...
eren akgül
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













.jpg)





